16 Ekim 2009 Cuma

Proletaryanın Kapsamı

Proletarya, yani modern işçi sınıfının kapsamı hakkında türlü türlü kafa karışıklığı var. Liberaller ve bir kısım 'akademik marksist'ler artık proletaryanın bittiğini söylüyorlar. Bazı sosyal demokratlar proletaryayı yalnızca çok düşük ücretle çalışan ameleler diye nitelendirerek, sınıf siyaseti yerine genel bir hümanizm ile ortaya çıkılması gerektiğini ileri sürüyorlar.

Şimdi önce Marx ve Engels'in birlikte yazdığı 'Komünizmin İlkeleri'ne bakalım.

Proletarya, toplumun, geçim araçlarını herhangi bir sermayeden elde edilen kârdan değil, tamamıyla ve yalnızca kendi emeğinin satışından sağlayan; sevinci ve üzüntüsü, yaşaması ve ölmesi, tüm varlığı emek talebine, dolayısıyla işlerin iyi gittiği dönemler ile kötü gittiği dönemlerin birbirlerinin yerini almasına, sınırsız rekabetten doğan dalgalanmalara dayanan sınıfıdır.

Demek ki proletaryanın iki temel özelliği var:

1- Üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmayan mülksüz bir sınıf
2- Mülksüz olması dolayısıyla, emeklerini mülk sahibi sınıfa kiralayarak yaşam araçlarını (giyinme, barınma vs.) elde eden sınıf

Proletaryanın karşıtı olan burjuvazi (kapitalistler, sermayedarlar, patronlar sınıfı) ise demek ki:

1- Üretim araçlarına sahip olan
2- İşçi sınıfının emek-gücünü satın alıp, kâr elde eden sınıftır.

Bu ikisi arasında orta sınıflar denilen bir katman da vardır. Aslında orta sınıf tanımı yerine ara sınıf tanımı daha doğru olur. Bu ara sınıf:

1- Üretim araçlarına sahiptir
2- Başkasının emeği ile değil yalnız kendi emeği ile üretim yapar.

Yani bir yönüyle burjuvaziye, diğer yönü ile de proletaryaya benzer. Dükkan sahibi, kendi küçük toprağını yalnızca kendisi işleyen köylü, ara sınıflara klasik örneklerdir.

Kafa Emeği ve Kol Emeği

Proletarya emek-gücünü kapitaliste satan sınıftır dedik. Bu emeğin kafa emeği veya kol emeği olması bu durumu değiştirmez. Bu bakımdan, bir kapitaliste kafa emeklerini satan mühendisler, öğretmenler, muhasebeciler vs. proletaryanın içindedir. Bunların görece daha iyi ücret almaları bu durumu değiştirmez. Çünkü patron bunlara daha iyi ücreti vermek zorunda olduğu için veriyor.
Emek-gücü, kapitalizm altında diğer metalar (mallar) gibi bir metadır. Pazarda emek-gücünün fiyatını belirleyen kanunlar diğer metaların (ekmek, ayakkabı, telefon vs.) fiyatını belirleyen metalarla aynıdır.
Bu yüzden az bulunan ve çok ihtiyaç duyulan emek türleri (örneğin mühendislik ve doktorluk) diğer emek türlerinden biraz daha pahalı olabilir. Ama bu durum bir mühendisin emek-gücünü patronuna sattığı, bu emekten elde edilen gelirin tamamının kendisine dönmediği, patrona bir artı-değer kaldığı ve bu yüzden de mühendis işçinin emeğinin sömürüldüğü gerçeğini değiştirmez.

Kafa emekçilerinin de üretken bir emekçi, proleter olmaları ile ilgili Marx'ın verdiği öğretmen örneğini aktarıyorum:

"Kapitalist üretim, yalnızca meta üretimi değil, esas olarak artı-değer üretimidir. Emekçi, kendisi için değil, sermaye için üretir, Bu nedenle, artık yalnızca üretmesi yetmez. Artı-değer üretmek de zorundadır. Bir tek, kapitalist için artı-değer üreten, böylece sermayenin kendisini genişletmesi için çalışan emekçi üretkendir. Maddi nesneler üretiminin dışında kalan bir alandan örnek alırsak, bir öğretmen, öğrencilerin kafaları üzerinde emek harcamasının yanı sıra, eğer okul sahibini zenginleştirmek için de eşek gibi çalışıyorsa, üretken bir emekçi sayılır. Okul sahibinin, sermayesini, sosis fabrikası yerine öğretim fabrikasına yatırmış olması hiç bir şeyi değiştirmez."
Okul sahibi, öğretmenlerin ve diğer işçilerin emek-güçlerini kiralıyor. Öğretmenler neden emeklerini patrona satmak zorundalar? Çünkü kendilerinin mülkü yani okulları yok, sermayeleri yok. Öğretmenler ve diğer işçiler (evrak işlerini düzenleyen memurlar, hademeler vs.) öğretim metaının üretimine emekleri ile katkı sunuyorlar. Tıpkı sosis fabrikasının işçilerinin sosis üretimine katkı sunmaları gibi. Sonra bu öğretim metaı öğrenci velileri tarafından satın alınıyor. Kim satıyor bu metaı? Okul sahibi kapitalist. İşçilerin emekleri ile üretilenleri işçilerin kedisi edğil patron satıyor. İşçiler üretiyor, üretilenler patronun malı oluyor. İşte sömürü buradan doğuyor.

Üretken Emek Üretken Olmayan Emek


Marx, doğrudan artı değer üreten emeğe üretken emek ismini veriyor. Ama üretilen metaların dolaşımı ile ilgili işlerdeki emeği üretken olmayan emek diye niteliyor. Örneğin bir ayakkabı fabrikasında çalışan makinelere gözetim işini yapanlar ya da hammaddelerin miktarlarını belirleyenler ya da ayakkabıların tasarımını yapanlar doğrudan ayakkabı üretimine katkı sunuyorlar, bu bakımdan üretken emekçiler... Ama ayakkabı üretildikten sonra nereye satılacak, kaça satılacak, hammaddelerin ücretleri kimlere ödenecek gibi sorunları çözen emek ise üretken olmayan emektir. Yani bir bakıma paranın yönetimini yapan emek üretken olmayan emektir.
Buna rağmen kapitalist üretken olmayan emekçiye de ihtiyaç duyduğu için üretken olmayan emekçiler (örn. muhasebeciler, kayıt tutan işçiler vs.) de proletaryanın kapsamı içindedir Marx'a göre.

Proleterler her zaman çok düşük ücret mi alırlar?

Sınıf mücadelesini düşük ücret ve yoksulluğa bağlayanların aksine tarih göstermiştir ki sınıf mücadelesi her zaman yoksulluk içindeki sınıflarda doğmaz. Burjuvazinin feodalizme olan savaşı, burjuvazinin yoksulluk içinde olmasından kaynaklanmıyordu. İşçi sınıfının politik mücadelesi de her zaman ücretlerin en düşük olduğu zamanlarda olmamıştır. Lenin'den bir kaç alıntı yapıyorum:

Rusya’da –diğer kapitalist ülkelerde de olduğu gibi– metal işçileri, proletaryanın ileri müfrezesini oluştururlar ... 1905 yılında her Rus fabrika işçisinin, grevler sonucunda ortalama 10 Ruble –savaş öncesi kura göre yaklaşık 26 Frank– kayba uğradığı, deyim yerindeyse mücadeleye feda ettiği saptanmıştır. Fakat tek başına metal işçilerini aldığımızda, bu rakamın üç kat fazlasını elde ederiz! İşçi sınıfının en iyi unsurları, tereddütte olanları peşinden sürükleyerek, uyuyanları uyandırarak, güçsüzleri cesaretlendirerek en önde yürüdüler.
*
1905 yılındaki grev mücadeleleri sırasında Rusya’da metal işçileriyle tekstil işçilerinin durumuna daha yakından bakalım. Metal işçileri en iyi ücret alan, en aydın, kültür seviyesi en yüksek proleterlerdir.
*
1905 yılında Rusya’da sayıları metal işçilerinin sayısının iki buçuk katı olan tekstil işçileri ise en geri, en az ücret alan ve köydeki aileleriyle çok yönlü bağlarını kesin olarak kesmemiş yığını oluşturmaktadır...
*
...Ve burada şu çok önemli olguyu görürüz. Metal işçilerinin grevlerinde bütün 1905 yılı boyunca, politik grevlerin ekonomik grevlere üstünlük sağladığını görürüz, yılın başında bu üstünlük özellikle yılın sonunda olduğu kadar büyük olmamasına rağmen. Buna karşılık tekstil işçilerinde 1905 yılı başında ekonomik grevlerin çok daha ağırlıklı olduğunu görürüz, ve ancak yıl sonunda politik grevler üstünlük sağlamaya başladılar.

Alıntılar Seçme Eserlerden "1905 Devrimi Üzerine Bir Konferans" bölümünden

Görüldüğü gibi Lenin, yüksek ücret alan metal işçilerini, düşük ücret alan tekstil işçilerine göre sınıf mücadelesinin daha kararlı, daha fedakar kesimi olarak nitelemiş. Ayrıca tekstil işçilerinin daha çok ekonomik mücadele içinde, metal işçilerinin ise daha çok politik mücadele içinde olduğunu söylemiş.

Kapitalizmin gelişiminde işçinin mutlak yoksullaşması değil göreli yoksullaşması vardır. Yani işçi eskiden 2 kazanırken şimdi 3 kazanır, ama patron 10 kazanırken şimdi 30 kazanıyordur. Yani kapitalistlerin zenginleşmesi, proletaryaya göre çok daha fazladır. Bu da proletaryayı göreli yoksulluğa sürükler. Marx'ın tabiri ile işçinin maddi konumu iyileşmiştir ama toplumsal konumu pahasına...

Ücretli Emek ve Sermaye isimli yazısında Marx bunu şöyle açıklıyor:

"Sermayede hızlı bir artış, kârda da hızlı bir artış demektir. Eğer emeğin fiyatı, eğer göreli ücret hızla azalırsa, kâr da, ancak bu aynı hızla artabilir. Gerçek ücretin, kâr ile aynı oranda olmasa bile, itibari ücretle, emeğin parasal değeri ile birlikte aynı anda yükseliyor olmasına karşın, göreli ücret düşebilir. Örneğin işlerin iyi gittiği dönemlerde, eğer ücret yüzde-beş, öte yandan kâr da yüzde-otuz yükselse, orantılı ücret, yani göreli ücret yükselmiş değil, düşmüş olur.

Demek ki, eğer işçinin geliri, sermayenin hızlı büyümesi ile birlikte yükselecek olursa, işçiyi kapitalistten ayıran toplumsal uçurum da aynı zamanda genişler, bu arada sermayenin emek üzerindeki gücü, emeğin sermaye karşısındaki bağımlılığı da büyür.

İşçinin, sermayenin hızla büyümesinde çıkarı vardır demek, işçi başkalarının zenginliğini ne kadar büyük bir hızla çoğaltırsa, kendi payına düşen kırıntılar o denli bol olacak, istihdam ve var edilebilecek işçilerin sayısı o denli çok olacak, sermayeye bağımlı köleler yığını o denli artırılabilecek demektir ancak.

Demek ki, şunları saptadık:
İşçi sınıfı için en elverişli olan koşullar, sermayenin olabilecek en hızlıbüyümesi bile, işçinin maddi varlığını ne denli iyileştirirse iyileştirsin, kendi çıkarlarıyla burjuvazinin çıkarları arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı ortadan kaldırmaz. Kâr ve ücret, daha önce de olduğu gibi, ters orantılı olarak kalırlar.

Eğer sermaye hızla büyüyorsa ücret yükselebilir; ama sermayenin kârı bununla kıyaslanamayacak kadar çabuk yükselir. İşçinin maddi durumu iyileşmiştir, ama toplumsal konumunun pahasına. Onu kapitalistten ayıran toplumsal uçurum genişlemiştir."

Yalnız bu durumu da mutlaklaştırmamak gerek. Çünkü kapitalizm tek düze ilerleyen bir sistem değil, inişleri çıkışları, dalgalanmaları, krizleri olan bir sistemdir. Bazen işçinin maddi konumu da yani aldığı ücret de çok fazla düşebilir. Ama her halükarda işçinin toplumsal konumu kötüleşecek yani kapitalistle arasındaki uçurum artacaktır.

Bu iki şeyi gösteriyor:

1- Sınıf mücadelesinde işçinin aldığı ücretin düşüklüğü kadar, kapitalistle arasındaki uçurumun büyümesi de var. İşçi Tofaş'a binerken patron Audi'ye biniyorsa, diğer tarafta patron Tofaş'a binerken işçi otobüslerde sürünüyorsa; her iki durumda da sınıf çelişkisi ortaya çıkabilir.

2- Sınıf mücadelesinde biz olmasak, biz çalışmasak patron 1 kuruş bile kazanamaz bilincinin yerleşmesi çok önemli. Üreten biziz yöneten de biz olacağız bilinci yani... Bu bilinç yerine düşük ücret alan işçilerin Allah razı olsun patron bize ekmek veriyor, üç kuruş daha verse daha güzel olur bilinçsizliği tercih edilemez.

Proletarya büyüyor

Sosyal demokratların ve liberallerin söylediklerinin aksine proletarya giderek büyüyor. Çünkü kapitalizmde sermeyanin sürekli gelişme ve büyüme eğilimi vardır. Bir mahalleye büyük marketlerden biri açılsa iki üç tane bakkal iflas eder. Bir şehire büyük bir ayakkabı fabrikası kurulsa, küçük ayakkabı dükkanları iflas eder. Büyük sermaye küçük sermayeyi yutar. Böylece kapitalistlerin ve ara sınıfların sayıları azalır ve bunlar da proletaryaya katılır. Proletarya emeğini bir patrona kiralayan ve yalnızca emeği ile geçinen sınıftır. Bu göz önüne alındığında proletaryanın sürekli büyüdüğü bariz bir şekilde görülebilir.












Hiç yorum yok: