21 Ocak 2010 Perşembe

Devrim İyidir ve AKP

Kasdettiğim devrim, bir grup kerameti kendinden menkul devrimcinin çıkıp halkı adam etmesi değil. Devrim dediğim şey, halkın bir grubunu oluşturan siyasal ya da sosyo-ekonomik sınıfın veya sınıfların, iktidarı hal-i hazırda elinde bulunduran siyasal ya da sosyo-ekonomik sınıftan almasıdır. Devrimi büyük kitleler, sınıflar yapar, bir grup ultra bilinçli, elit devrimci değil.

Örneğin, bir ülkede birileri çıkıp biz çağdaş uygarlık düzeyini yakalayacağız, bu yüzden devlet gücünü ele geçireceğiz, halkın cahil kesimlerine rağmen bir anda, bir hükümet darbesiyle başa geleceğiz, kendi doğrularımızı dayatacağız; işte bu devrimdir diyebilirler. Bu anlayış yeni değil. Devrimi bunun gibi bir şey sanan Blanqui'nin anlayışını Engels şu şekilde özetliyor ve bu 'devrimci' anlayışın sonucunun ne olacağını gösteriyor:

Blanqui, her devrimi, küçük bir devrimci azınlığın ani bir darbesi olarak gördüğünden, bundan çıkan doğal sonuç, böyle bir şeyin başarısının kaçınılmaz sonucunun bir diktatörlüğün kurulması olduğudur: şurasi iyice anlaşılmalı ki, tüm devrimci sınıfın, proletaryanın değil, ayaklanmayı gerçekleştiren ve ilkin bizzat kendileri bir-iki kişinin diktatörlüğü altında örgütlenmiş az sayıda kişinin diktatörlüğü.

"Hükümet darbesi" ile devrim apayrı şeylerdir. Birincisinde ufak bir azınlık kendi doğrularını kendileri hariç herkese dikte etmeye kalkar. İkincisinde ise çıkarları bakımından aralarında uzlaşmazlık bulunan iki gruptan, baskı altında olan; iktidarın sahibi olanı iktidardan indirir.

Sözü fazla uzatmadan Türkiye'ye ve AKP'ye gelelim. Türkiye'de iktidar kim? Sosyo-ekonomik sınıf olarak iktidar kimde, hangi sınıfta? Bu soruyu anlamsız bulanlar olabilir. İktidar herhangi bir sınıfta değil, halk tarafından seçilen bir partide veya tüm halkın hizmetinde olan kurumlarda diyenler olabilir. Öyleyse neden hala asgari ücret 560 küsur lira? Neden işsizlik %15'i buluyor, neden işçiler uzun saatler çalışıyor ve hala patronlarına nispeten yoksullar? Neden ömrü boyunca hiç çalışmasa bile torunlarına bile yetebilecek servete sahip olanlar var? Sınıf çelişkisi gizlenemeyecek bir biçimde gözümüzün önünde duruyor. İktidar ise burjuvazide. Bu genel çerçeve. Hangi parti, hangi kurum, hangi "çağdaş veya gerici" odaklar gelirse gelsin bu durum değişmeyecek, çünkü hepsi burjuvazinin partisi, burjuvazinin kurumu...

Türkiye ve AKP'den bahsedeceksek, iktidarın burjuvazinin hangi kesiminde olduğunu da irdelememiz gerekiyor. Çünkü güncel siyasi tüm tartışmalar (darbe planları, irtica, şeriat geliyor korkusu, açılım, v.s.) gösteriyor ki çıkarları birbirinden farklı iki grup var. Yoksa sorun sadece hepimiz için en iyisi nedir tartışması değil. Tartışma, hepimiz için aynı şeyin iyi olmamasından kaynaklanıyor. Bir grup için iyi olan (örneğin özelleştirme) bir grubun çıkarlarını zedeliyor.

Bu çatışan iki gruptan birincisi, AKP'nin felaket getirdiğine inanıyor. Şurası iyi bilinmeli ki, tüm halk için değil sadece kendileri için felaket. Çünkü bu grup tam olarak ifade edilmesi gerekirse aristokratik burjuvazi. Aristokrasi demek, siyasal eşitsizlik demektir, siyasi olarak üstün olan ayrıcalıklı olan demektir. İşte bu aristokratik burjuvazi, asker-sivil bürokrasiye dayanır. Darbe bunlara göre iyi bir şey olabilir. Özelleştirmeler ise şüphesiz vatanı satmaktır. Tabi ki işçilerin sosyal hakları törpülenecek diye değil, kendi ayrıcalıklarına halel gelecek diye.

İkinci grup ise, artık kendilerini koruyup kollayan, büyüten yürüten bir bürokrasi istemiyor. Çünkü bürokrasi (ordu-yargı vb.) normal demokratik ülkelerde burjuvazinin memurları. Burada ise aristoklaşmışlar, kendilerine ayrıcalıklar yaratmışlar. Burjuvazi, artık dışa açılmak istiyor, normalleşmek istiyor. Bu yüzden bürokrasiyi amir durumundan memur durumuna indirmek istiyor. Şimdilik bu grubun yani liberal-burjuvazinin güvenebileceği tek parti var o da AKP.

Şimdi gelelim devrim meselesine. Devrim iyidir demiştim. İkinci grubun en güvendiği parti (AKP) devrimci (sosyalist devrimci değil tabi demokratik devrimci) olsa nasıl olurdu?

- Ergenekon davasında, madem dabecilikle yüzleşiyor, önce kendisine e-muhtıra verenleri bir güzel yargılardı, 12 Eylül'ü gerçekleştirenler ressam olacağına devlet tarafından besleniyor olurdu.


- Eğer bu parti devrimci olsaydı açılımı eline yüzüne bulaştırmazdı. Başta dediğim gibi, devrim bir grubun yapacağı iş değil. Büyük kitlelerin mücadelesi ve desteği gerekiyor. AKP ise şimdiye kadar pompalanan şovenist-milliyetçi zehirden etkilenen halkın geri kafalılığı yüzünden kürt sorunu konusunda adım atmaya korkuyor. Çünkü kendini halkla bütünleşik göremiyor, çünkü devrimci değil.

- Bu partinin geçmişteki benzeri yani Demokrat Parti devrimci olsaydı, bu partinin lideri darbeciler tarafından asıldığında, Öcalan'ın odasının 17 cm^2 küçülmesi iddiası ile çıkan olayların 1000 katı çıkardı. Ama bu parti de o parti de devrimci değil. Halkla bütünleşik değil. Tayyip -Allah korusun :) - bir darbe sonrası yargılansa ve idama mahkum edilse halk onu kurtarabilir mi?

-
Bu parti devrimci bir parti olsaydı, e-muhtıra olayından sonra sokaklarda türlü türlü eylemler görmemiz gerekirdi. Arınç'a suikast iddiası var ama halktan buna ne? AKP gider JKP gelir, o gider QKP, o gider WQP partisi iktidar olur. Ama hiçbir zaman muktedir olamaz. Devrimsiz iktidar değişmez, devrimsiz demokrasi gelemez.

Sonuç olarak devrim iyidir, AKP de AKP'liler de bir şeyleri değiştirmek istiyorlarsa devrimci olmalılar...
Olabilir mi sorusu ayrı bir konu, bu denklemde işçi sınıfı da küçük-burjuvazi de yok. Dar çerçevede bir deneme yapmak istedim sadece...

Ayrıca Türkiye'de Partiler ve Sınıflar yazısına da bi göz gezdirebilirsiniz.

Ve Marksist Tutum'da Mehmet Sinan'ın Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı isimli 13 bölümlük yazı dizisini şiddetle tavsiye ederim. Girişi şöyle:

Kendisini dünyaya 'parlamenter demokratik' bir rejim olarak tanıtan Türkiye’deki burjuva rejimin, Batı’ya kıyasla sergilediği bu anormallik ve çarpıklıklar, özellikle AB süreci başladığından bu yana, hem içerde hem de dışarda iyice göze batar olmuştur. Gerçekten de bu ülkede asker-sivil yüksek bürokrasinin siyasal iktidar mekanizması içinde sahip olduğu özgül konumun (ya da statünün), Batı’nın burjuva parlamenter rejimlerinde görev yapan bürokrasinin konumundan oldukça farklı ve oldukça fazla bir şey ifade ettiği çok açıktır. Acaba bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, bizdeki asker-sivil yüksek bürokrasinin (aristokratik bürokrasi de diyebiliriz buna) tarihi köklerine inmek ve bu sosyal kategorinin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihsel süreçteki serüvenine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, Türkiye ile Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını anlamamız bakımından da önemli ipuçları sunacaktır bize.



1 yorum:

zihni dedi ki...

BU RESİM Bu yazının anafikrine cuk oturmuş